Mikrobiyata

Hayatımız boyunca bize bakterilerin çok kötü şeyler olduğu öğretildi. Dünya nüfusu çeşitli salgınlarla tarih boyunca azalma göstermiştir. Hala bazı bakteriyel enfeksiyonlar yüzünden büyük çapta ölümler meydana gelmektedir. Bakterilerin zararlı olduğu kadar yararlı ve hatta yaşam için gerekli olduğu gerçeğini kabul etmek durumundayız. Hipokrat ‘’Bütün hastalıklar bağırsakta başlar’’ dedi. On dokuzuncu yüzyılda insan ömrü ile vücuttaki bakterilerin sağlıklı dengesi arasında bağlantı kuran Rus asıllı biyolog İlya Meçnikov ‘’Ölüm kalın bağırsaktan başlar’’ dedi. Yaklaşık yüz trilyon mikro organizma ağzımızda, bağırsaklarımızda, genital bölgemizde, derimizde ve diğer bölgelerimizde yer almaktadır. Bu mikro organizmaların çoğu sindirim sistemimizde yer almaktadır. Her bir mikro organizmanın kendi DNA’sı bulunmaktadır. İçimizde büyüyen bu karmaşık ekolojiye ve onun genetik parmak izine mikrobiyom denir. Bağırsak organizmalarının, bağışıklık sistemi fonksiyonu, detoksifikasyon, enflamasyon, vitamin üretimi ve besin emilimi gibi birçok faaliyetlere katıldığı belirlenmiştir. Bütün bu faaliyetler alerji, astım, kanser, diyabet, Alzheimer veya demans olup olmayacağımız konusunda belirleyicidir. Sağlığımız ile ilgili her şey ister duygusal ister fiziksel mikrobiyomumuzun durumuna bağlıdır. Yararlı ve faydalı bakteriler mi baskın yoksa zararlı ve kötü bakteriler mi daha baskın? Bağırsaklar bakterilerin konaklaması için uygun nemli ve besleyici bir ortamdır. Bu bakteriler vücudun deri, ağız, vajina, bağırsaklar ve solunum sistemi gibi bölgelerine yerleşmiş o bölgenin florasını oluşturmuştur.  Yeni adıyla bunlara vücudun mikrobiyatası denilmektedir. Gastrointestinal sistem 200 m2 yüzey alanı ile mikroorganizmalar için zengin besin ögeleri içermesi ile vücudumuzdaki en zengin mikroorganizma topluluğunu barındırmaktadır. Bu mikrobiyata mide ve ince bağırsaklardan sindirilemeyen besinlerin sindirimine yardım eder. Hastalık yapabilecek bakterilere karşı bağırsak duvarında bir bariyer görevi görür. Mikrobiyata dengesizliği bağırsak geçirgenliğini bozar. Patojen olan bakterilerin artarak bağırsaklarda hastalık yapmasına yol açar. Mikrobiyata dengesinin bozulmasına disbiyosiz denir.  Kronik gastrointestinal hastalıklar, enfeksiyonlar, antibiyotik kullanımı, yüksek yağlı diyetle beslenen kişilerde bağırsak mikrobiyatası bozulabilir. Bu dengenin bozulması ilerleyen süreçte, başta şeker hastalığı ve obezite olmak üzere metabolik hastalıklar, karaciğer yağlanması, kronik enflamatuvar bağırsak hastalıkları, kolorektal kanserler, apandisit ile ilişkilendirilmiştir. Besinler insan sağlığındaki en önemli faktörlerden birisidir. Yediğimiz her lokma mikrobiyomumuz için en büyük çevresel zorluğu temsil etmektedir. Beyin ile bağırsak mikrobiyatası arasında yakın bir ilişki vardır. Beyin dışında en fazla sinir hücresi ve sinir ağı olan yer sindirim sistemidir. Bu nedenle bağırsaklarımız ikinci beyin olarak söylenir. Yapılan son yayınlarda bağırsaklardaki dost ve zararlı mikroorganizmaların bağışıklık sistemini, nöral yolakları ve peşi sıra merkezi sinir sistemini uyardığını ortaya koymaktadır. Fiziksel ve emosyenel stresler bağırsak epitelinin bütünlüğünü bozmakta, motilitesini, sekresyon ve müsin yapımını değiştirmektedir. Bağırsak mikrobiyatasının kompozisyonu değişmektedir.  Vücutta salınan seratoninin  %80 ‘i bağırsak duvarından salgılanır. Bağırsak mikrobiyatası değişiklikleri mutluluk hormonu seratoninin seviyesini azaltır. Buna bağlı olarak da şizofreni, otizm, Alzheimer, anksiyete, depresyon gibi nöropsikiyatrik bozukluklarda da artış gözlenmiştir. Vücuttaki immun hücrelerin yaklaşık 2/3 ü bağırsaklarda yerleşiktir. Bu yüzden kolon mikrobiyatası insanlarda başta beslenme olmak üzere, metabolik, fizyolojik ve immünolojik birçok olayda önemli rol oynamaktadır. Bir kişinin epigenetik yapısı erken gebelik döneminde oluşur. Gebelikte anneden bebeğe plasenta aracılığıyla; doğum esnasında vajinal kanal vasıtasıyla, doğumu takip eden saatler, günler ve haftalar boyunca da annenin teni, sütü ve dudakları yoluyla aktarılıyor. Aldığı mikroplar ve bu mikropların genetik materyali çocuğun sağlığında, gelişiminde ve metabolizmasında hayati rol oynuyor. Zaman içinde de bağırsaklara yerleşen bakterilerin türü giderek artıyor, sayıları trilyonları buluyor ve insandan insana farklılaşıyor. Üç yaşına gelindiğinde bağırsak mikrobiyatası artık belirgindir. Erişkinlerinkine benzer bir hâle gelir, mikrobiyata bundan sonra daha yavaş bir değişim gösterir ve bu ömür boyu sürer.   Önceden fetüsün steril bir ortamda bulunduğuna inanılırdı. Ama yapılan son çalışmalar mikrobiyal kolonizasyonun anne karnında başladığını bize göstermiştir. Bebeğin bağırsak mikrobiyatasının oluşumu karmaşık bir gelişme olup, doğum şeklinin sezeryan ya da vajinal doğum olması, bebeğin aldığı diyetin anne sütü ya da mama olması, annenin antibiyotik ve probiyotik kullanımından da  etkilenmektedir. Bunların dışında annenin beslenme alışkanlığı, genetiği, annenin yaşı, yaşadığı bölgenin coğrafi özelliği de etkilemektedir.   Özetle insan mikrobiyom yapısı  konak fizyolojisi üzerinde çok büyük etkiye sahiptir. Pek çok hastalıkla mikrobiyata arasında bağlantı vardır. O yüzden tıpkı bir organ gibi ona da dikkat edilmeli, sağlıklı yaşamak için sağlıklı beslenmeli ve gereksiz ilaç kullanımından kaçınılmalıdır. Mikrobiyatanın oluşumu doğumla beraber başladığından doğumda da gereksiz müdahalelerin yapılmasından uzak durulmalıdır.